29 Ağustos 2012 Çarşamba

Çoğunluk...

Biz babalarından hiç bir şey miras kalmayan, acı çekmeye dayanıklı çocuklardık. Acı çektik, sevilmedik ve hiç sizin gibi gülemedik. O yüzdendir işte, o azınlık ölümü en çok bize yakıştırır...

Hayatlarımızın bir önemi yok ki ölülerimizin değeri olsun. Bir avuç azınlığın daha da zengin olmak için çıkardıkları savaşlarda ölen değersiz piyonlarız biz. Bu azınlık ki, devletleri de bunlar yönetir. Medya zaten onların. Gerçi bunlara bile gerek yoktur. Eski usuller de gayet işe yarar üzerimizde. Bizim gibileri kandırması kolaydır. Dindar görünümlü din tacirleri onların fetvalarını verir, kurulan tarikatlar onlar için çalışır. Olmadı tarih kitapları vardır, neredeyse hepsi yanlış ya da eksik yazılmış tarih kitapları. Hayatta hiç bir şeyleri olmayan bizler, korkağızdır. Aslında kaybedecek bir şeyimiz yokken bir lokma ekmeğimizi kaybetmekten de korkarız, cehenneme girmekten de, olmayan düşmanların ülkemizi işgal etmelerinden de. Her şeyden korkarız, zengin ama aç gözlü patronlarımız, kendi devletimiz, istisnasız herkes bizi becerirken, namusumuzu kaybetmekten de korkarız. Namusumuzu kaybedeceğimize ölürüz de, öldürürüz de.

Hiç bir şeyimiz olmadığı için, bize sahiplenecek çok şey de kalmaz. Konuşacak, hayatımızın merkezine koyacak, bizi hayata bağlayacak şeylere ihtiyacımız vardır. Bunu da düşünmüştür o sevgili azınlık. Bize dini vermişlerdir. Bu dünyada mutlu olamasak da, bize o güzel cenneti vaat eden dinleri. Dinler çok güzel kurgulanmıştır. Her şey yaradandan gelir. Eza da cefa da. O yaradan ki sevdiğine kaldıramayacağı yükü yüklemez. Şükür etmeyi öğretir bize. En aza şükretmeyi, ağzımıza da sıçsalar, hakkımızı da yeseler, olsundur bizim için, yaradan onların cezasını öbür tarafta verecektir. Bu tarafta olmayan adalet öbür tarafta sağlanacaktır. Sonra bu güzel dinlerden biri çıkar, kutsal toprakları vaat eder, onun uğruna ölmek de öldürmek de sevaptır. Biri çıkar cennetten arsa vaad eder. Öbürü çıkar cihat der, din uğruna öl, direk cennete gir der, şehit ol yeter der, ne kadar günahının olduğunun bir önemi yoktur. Biz de inanırız tabiki bu güzel vaatlere. Gider başka yerlerdeki, bizim gibi korkakları öldürürüz. Azınlık, silahlarını satar, yeni topraklar edinir, yeni kaynakları ve en önemlisi kendisine vergi verecek ya da şirketlerinde, tarlarında çalışacak, yeni vasıflı vasıfsız köleler edinirler. İlk başlarda bu dinler yeterli iken, dünya nüfusu artınca ve daha fazla kargaşa çıkarmak gerekince, mezhepleri üretmiştir bu sevgili azınlık. Aynı dinin inanlarını bile mezhep kavgalarıyla birbirlerine düşürürler. Bununla da yetinmeyip şimdi tarikatlar kuruyorlar. A tarikatı B tarikatını sevmez mesela. Çünkü her mürit paradır. Her mürit onlar için Allah rızası için çalışacak, para/yardım toplayacak kölelerdir. Kimse kölesini kaybetmek istemez. O yüzden bütün tarikatlar birbirlerinin kuyusunu kazarlar, iftira atarlar birbirlerine.

Dinden başka hayatımızın merkezinde milliyetçiliğimiz, yani ırkımız vardır. Her millet için dünyadaki en asil millet kendi milletidir. Diğerleri pisliktir, hayvandır, barbardır, canidir, aç gözlüdür... En temiz tarih bizim tarihimiz, en soylu geçmiş bizim geçmişimiz, en iyi medeniyet bizim medeniyetimizdir. Çünkü o azınlığın yazdırdığı tarih kitaplarında bunlar yazar. Hep düşmanlarımız vardır, bizi sevmeyen, bizden nefret eden düşmanlarız. Hep dikkatli olmak durumundayızdır. Sevgili azınlığımız, villalarında, malikanelerinde rahat uyusunlar, havuzlarında rahat rahat yüzebilsinler,çocukları metresleriyle rahat sevişebilsinler diye, sonradan çizilmiş, her tarafına mayınlar döşedikleri o sınır boylarında, elimizde “made by zengin azınlık” yazan silahlarımızla nöbet tutarız. Çünkü su uyur düşman uyumaz. Onlar azınlık, biz kalabalığızdır. Verirler gazı, birbirimizi öldürürüz gözümüzü kırpmadan. Kalabalığız ya , analarımız “Vatan sağ olsun” der. “Öbür çocuklarımda vatana feda” der. Çünkü o dinler bunu öğretir anamıza, babamıza...

Bu azınlık çok zengindir. Dev holdingleri, uçsuz bucaksız tarlaları, tersaneleri, fabrikaları vardır. Savaş, din ya da mezhep kavgası olmayan zamanlarda, boş durmamızı istemezler. Bu azınlığın firmalarında köle gibi çalıştırılırız. Ne kadar zengin olsalarda, maaşımızı en düşükten verirler. Asgari ücreti bunlar belirler, açlık sınırının çok altındaki asgari ücreti. Vergiyi de biz öderiz. Zenginler kılıfına uydurur onu da vermez. Devletler kanunları bu zengin azınlık için yapar. İşçilere göz boyamak için bir kanun çıkarsalar, zenginler için onlarcası çıkartırlar. Bu zenginler yüzsüzdürler. Kendileri villalar,malikaneler yaptırırken, senin sosyal güvenlik primini bile en düşükten yatırırlar, emeğinin karşılığı kıdemini vermemek için bin dereden su indirir, seni bezdirler. Basit güvenlik önlemlerini gereksiz masraf diye almazlar. Savaşta ölmediysek, inşaatlarda ölürüz, tersanelerde ölürüz, fabrikalarda zehirleniriz. Bu zengin azınlık, işçinin hak arayanını sevmez, sendika gibi oluşumlardan nefret ederler. Devlete bir selam çakıp sendikal hakları yok ederler, edemezlerse sendikaya üye olanları işten atmakla tehdit ederler. Gene engelleyemezlerse, bu sendikaları ya satın alırlar ya yok ederler. Dünyanın bütün ülkelerinde patronlara kendini satmış sendika yöneticileri vardır, en çok faili meçhul ölümler sendikal olaylar yüzündendir. Bizim gibi korkaklarda, bir lokma ekmeğimizden olmayalım diye susarız. Elimizdeki bir avuç para da, yine bu zengin azınlığın kapitalist şirketleri tarafından elimizden alınır. Bizi borçlandırırlar. Yaptıkları görkemli reklamlarla ihtiyacımız olmayan şeyleri satarlar bize. Krediler verirler bankalarından, 60 ay vadeyle ev, araba satarlar. Borçlanırız, işimizi kaybetmekten daha da korkarız, daha da sineriz...

Bütün bu yazdıklarımı azıcık düşünen bir insan, rahatlıkla algılayabilir. Ama bu azınlık öyle bir eğitim sistemi kurdu ki, insanlar düşünmekten aciz, ezberci. Öyle dinler, tarikatlar ürettiler ki, düşünmek, sorgulamak günah. Öyle hale getirdiler ki bizi, borcumuzdan, korkularımızdan, bize empoze ettikleri o değer yargılarından, kılımızı kıpırdatamıyoruz. Eşek gibi çalışıp iyi üniversitelere giren, güya iyi iş sahibi olan bizler bile köleyiz. Sadece vasıflı köleleriz o kadar. Beyaz yakalı köleler yani. Zengin azınlığa üs kademeden bağlı bizim gibileri de, o azınlık gibi böbürlenen, bizden kötü durumdakileri hor gören, küçümseyen başka bir azınlığa dönüştürdüler. Beyaz yakalı burjuvazi. Geldiği yeri unutan, basit ayrıcalıklarla mutlu olan ve en önemlisi onlar gibi insanlığını kaybeden başka bir azınlık. Bunun için üniversiteleri de mahvettiler. Öğrenci birliklerini terörist ilan ettiler. Çünkü en çok bizden korkuyorlardı...

Çok uzatmayacağım. Bu uzun yazı, aslında yazmaya çalıştığım kitabın bir özeti sayılabilir. Bütün bu saçmalıkları, bu çarpık düzeni, içinde bulunduğumuz bu büyük çoğunlukta ki bir kaç kişinin daha fark etmesini istiyorum, o yüzden bunu traji komik bir şekilde hikaye etmeye çalışıyorum. Keşke birleşip bu saçmalığa bir son versek, en kötü hesap soracak cesareti bulsak...

Dünyada insanoğlundan başka büyüdükçe kirlenen, çirkinleşen ve bencilleşen canlı yok. Umarım bir gün uyanırız. Umarım bir gün din, milliyetçilik ya da mezhep gibi kavramların insan ilişkilerinde önemli olmadığını anlarız. Umarım bir gün insanları sadece ve sadece insan olduğu için sevmeyi ve değer vermeyi öğreniriz. Umarım bir gün kardeş gibi yaşamayı öğreniriz. Büyük üstat Nazım Hikmet’in de dediği gibi. “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür. Ve bir orman gibi kardeşçesine. Bu hasret bizim.". Gerçekten bu hasret bizim. Sevgilerle.

Haci Ali Söyler
29.08.2012
Şişli

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Tek Kişilik Dev Kadroyla : İffet

Sıcak bir yaz günü, hasta ziyaretiydi galiba, annemi bir yere götürdüm. Bilmediğim bir yer. Acayip bir rampa vardı evin olduğu sokakta, hiç sokağa girmeyeyim, yukarıda da boş yer var hazır oraya park edeyim arabayı dedim. Annemle kız kardeşim inip gittiler. Neyse arabayı park ettim, el frenini falan çektim, emniyet kemerini çıkardım. İşte klasik arabadan çıkmadan önce yapılan şeyleri yapıyorum böyle robot gibi, istemsiz bir şekilde. Camlar açık. Bir an dedim ki, dur bi kafamı uzatayım da iyi park etmiş miyim diye bir bakayım. Çıkardım kafamı, tam şöyle göz ucuyla bir kontrol ediyordum ki ağzıma bir cam girdi, dişlerle üst dudak arasına sıkışan camla birlikte yavaş yavaş yükselerek kendimi kapıya sıkıştırdım bir güzel! O an idrak da edemiyorum, hala parmağım cam kapatma tuşunda basılı duruyor. Yemin ediyorum bir on saniye öyle durdum orada! Elimi de çekmiyorum, öyle bir sinirim bozuldu ki bir yandan gülüyorum deli gibi, bir yandan aklımda abuk subuk 3.sayfa haberleri uçuşuyor. "Kendini cama sıkıştıran Bilgisayar Mühendisinin gizemli ölümü, intihar mıydı yoksa cinayet mi?". Ve o kadar komik bir pozisyonda duruyordum ki, biri beni görse yemin ediyorum gülmekten yazdım edemezdi. O derece absürt. Sonra aklım başıma geldi tabi, elimi cam kapatma tuşundan kaldırdım ve kendi kendimi kurtardım o pozisyondan. Hemen etrafı kontrol ettim bir gören oldu mu diye. Göremeyince kimseyi bir rahatlama geldi. En az bir beş dakika da koltukta güldüm. Arabadan inince fark ettim ki, 5-6 yaşlarında bir erkek çocuğu, koltuğunun altında plastik bir top, sümüğü akmış, kaldırımda durmuş beni izliyormuş. Çocuk yemin ediyorum uzaylı görmüş gibi bakıyordu bana! Neyse indim arabadan, bozuntuya vermeden ciddi bir şekilde çocuğa harçlık verdim, "Hiç bir şey görmedin tamam mı? Ne ben seni tanıyorum ne de sen beni" dedim. Çocuk işte sevindirik oldu parayı alınca, gitti hemen. Gerçi dünyanın en şanslı çocuklarından biri kerata, ne zaman canın sıkılsa hatırla gül işte. Sonra annemlerin yanına gittim haliyle, bu arada dudağım şişti, bildiğin kocaman oldu. Hasta evi anasını satayım, herkes metanetli, ben hala gülüyorum. Girdim içeri bizimkiler bir şaşırdı tabi, benim dudak davul. Duygu "abi noldu hayırdır" dedi, annem telaş yaptı ama ben "yok bir şey gibisinden" bir hareket yaptım, anladılar onlar, tanıyorlar mallarını. Neyse hastaya geçmiş olsun dedim ama gülmemek için dilimi ısırıyorum hala, nasıl sinirlerim bozuk. Dönüşte annemle Duygu'ya olanları anlattım, eve gelene kadar güldüler, gözlerinden yaş geldi ikisinin de.

Bazen diyorum ya "ben geri zekalıyım" diye boşuna değil işte. Alın ispatlarından birisi işte...

H.Ali Söyler
Temmuz 2010

15 Haziran 2012 Cuma

Havuz Problemi

"Merhaba Sultan teyze, Ali yok mu?". Bazı günler ruhum ağırlaşır benim. Bedenim taşıyamaz olur bu ağırlığı. Böyle günlerde Ali'ye daha çok ihtiyaç duyarım. Çünkü her gerçek dost gibi gerektiğinde omzuma girer, gücü yetsin yetmesin taşırdı beni Ali. Sultan teyze oğluna seslenirken, içinde kaybolduğum dünyanın sınırlarını çizmeye çalışıyordum bende. "Oğlum, Sırdaş kapıda seni çağırıyor".

Uyandığımdan beri içimde bir sıkıntı var. Sırdaş'ı düşünüyordum. Sanırım bu empati dedikleri şey gerçek. Birisinin sizi düşündüğünü hissedebiliyorsunuz, hatta acısını ya da sevgisini bile duyumsayabiliyorsunuz. Sırdaş'la öğlen buluşacaktık bugün, eğer şuan kapıdaysa durum düşündüğümden de ciddi. Sakin olmalıyım. "Tamam anne geliyorum hemen".

Gerçek bir dostun omzunuza girmesinden bahsettim az önce. Mecazi tabi ki. Ali'yi görür görmez bile hafifliyorum. Bazen tek başınıza baş edemeyeceğiniz sorunlar çıkıyor karşınıza, o anlar da yanınızda sizin için her şeyi yapabilecek birinin olduğunu bilmek o kadar huzur verici ki. Onun her hangi bir şey yapmasına da gerek yok. Sadece yanınızda olduğunu hissetmek bile yetiyor. "Ardıç toplamaya gidelim mi?".

Durum pek iç açıcı değil. Gözleri kanlı, belli ki uyuyamamış. Ardıç toplamaya gidelim mi dediğine göre daha da sakin olmalıyım. "Gidelim dostum". "Anne biz çıkıyoruz, sen ye yemeği ben gelince yerim". Genelde Sırdaş bana yardımcı olur, benden daha güçlüdür ve daha gerçekci ama bugün sıra bende. Umarım elime yüzüme bulaştırmam.

Tepeye yavaş yavaş tırmanırken, gece boyu yerle bir olmuş düşüncelerime bir şekil vermeye çalışıyordum. Yarım saattir belki daha fazladır yürüyoruz, Ali sabırla bekliyor hala. Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ki? Bazen konuşmayı nasıl öğrendiğime hayret ediyorum. Öyle alakasız şeyler için ardı ardına sıralanıp çıkarken o kelimeler, şimdi düğüm oluyor. İki harfi yan yana getirip anlamlı bir ses çıkarmakta zorlanıyorum. Oysa sese dönüştüremediğim düşünceler kafamın içinde halay çekiyorlar şuan, çok gürültülü ve hiç sevmediğim zurna sesi eşliğinde. Biraz daha dayan dostum, kurulan bir oyuncak gibiyim şuan, iyice gerileyim, dibe vurayım, sonra dökülecekler ağzımdan ta ki tekrar durana kadar.

Bastığı yere bile dikkat etmiyor. Hafif arkasından yürüyorum çünkü her an düşecek gibi yürüyor. Bir ölüm ciddiyeti var ve bunu hiç sevmedim. Kafam tenis topu sanki. Saçma sapan tahminler arasında gidip geliyorum sürekli.

Tepeye varıp, iki cep dolusu ardıç topladık sessizce ve son ardıcı yedikten sonra konuşabildim ancak. "Ali be, havuz problemlerinle aran nasıl?" Ali bu mu lan şimdi sorunun amına koyim der gibi bakınca, cebimden kağıdı çıkarıp açıkladım; "Sevda bana bir soru verdi. Tüm gece uğraştım çözemedim. Soru şu şekilde: Bir havuzu a musluğu 2x^2, b musluğu 3x^5 birim zamanda doldururken, c musluğu x^7 birim zamanda boşaltıyor. a ve b muslukları beraber açıldığında havuz 12 dakika 48 saniyede doluyor. Buna göre a ve b musluğu 6 dakika açık kaldıktan sonra c musluğu açılırsa ve 9. dakikada x şiddetinde yağan bir yağmur başlarsa havuzun %70i kaç günde dolar diyor soru. Eğer yarına kadar çözebilirsem beni öpecekmiş."

"Olum biz daha 3.sınıftayız lan, ne değerliymiş öpücüğü. Görende bir bok sanır sidikli Sevda'yı. Çok şımartıyoruz bu kız milletini dostum. O seni öpmek için ne yapacak? Hiç bir şey değil mi? Neyse somurtma tamam, a ve b'nin bileşke fonksiyonunu 12 dk 48sn'ye eşitleyerek x'i ve havuzun kaç x birimde dolduğunu bulabiliriz. Sonrası da basit zaten, tüm verileri kullanıp bir denklem oluşturup bunu havuzun 7/10'una eşitleyip çıkan sonucuda güne çevirirsen olur biter. Bunu seninde çözmen lazımdı ama kan beynine gitmiyor ki bu günlerde! Ben de bir şey oldu sandım amına koyim girdiğin triplere bak. Kalk gidelim eve, Tsubasa'yı kaçırmayalım bari."

15.06.2012
H.Ali Söyler

31 Mart 2012 Cumartesi

G....

Gel, gökkuşağını görmeye gidelim gene, görmezden gelmekle geçmiyor günler. Gökyüzüne gidelim, griliğin gerisine. Gergef gibi gerinmiş gökyüzüne. Galipler gibi gidelim, gerçekten galipler gibi. Gelmiyorsun! Gelmediğin gibi, gizemli gözlerin gel gitliler, geliyorlar gitmiyorlar, gidiyorlar gelmiyorlar. Gafil, garezli, gizliyorlar gerçekleri. Gelincikle gergedan güne gelmiş gibi girmişler gözbebeğine, gaza gelmiş gelinler gibi göstere göstere göbekler, gerdan gezdirmeler gülünçleştiriyor gözlerini. Gülüyorum. Genzim gıdıklanıyor gülünce, garip gerçekten, genelde gülünce garplılar gibi gururlu görünmem. Gözenekler gibi, gizlidir, gözle görünmez gülüşlerim. Gel gidelim, gerçekten gidelim, gitmemiz gerektiğinden gidelim. Gece gidelim, gizli gizli görünmeden. Gündüz gidelim, göstere göstere gerekirse. Güzelliğe gidelim. Gidip güzellerin gönlüne gizlenelim. Gömelim gazabımızı, gani gani ganimetler getirelim geride gıcık gıcık gülenlere. Gökdelenleri, garları görmezden gelelim, göllere, göletlere, görmediğimiz güzelliklere gidelim. Gemiyle gideriz gerekirse, güvertenin gölgesinde geziniriz geceleri. Gemiye gaydasıyla gelen gençler, geceleri geyik gazeller getirirler geçmişlerinden, güleriz. Gümrüklere geçiririz gizli gizli, greyfurt, galeta, glikoz gibi gıdalar, giyim, gazyağı, gübre, granit gibi gerekli gereksiz, getirip götürürüz günden güne. Gelecek geliri gayrimenkule gömeriz. G…..

Gene gülüyorsun!

Gül geberecise!

Gençsin güya, geçmiş gitmiş güzelliğin! Genlerinin gartlaşmış, gavatlaşmışsın gari, götleşmişsin.

Gidiyorum!

31.03.2012
H.Ali Söyler

10 Mart 2012 Cumartesi

Sarı - Mart'ın Izdırabı

Adım Sarı ama kimse Sarı diye çağırmaz beni, küçük bir kız çocuğu vermişti bu adı da. Kucağında girdiğim evden sokağa atılmam on saniye sürdüğü için onun adını bilmiyorum, sadece gülen gözleri kaldı aklımda. O günden beri sokaklarda yaşıyorum.  Ne bulursam yerim, yemek seçme lüksüm olmadı hiç. Sorarsanız arnavut çiğerini çok severim mesela ama konumuz yemekler değil.  Anlatacaklarım farklı şeyler. Beni çılgın bakire diye çağırırlar. Niye mi? Anlatayım.

Tahmin etmişsinizdir belki, ben bir kediyim. Normal yaşıtlarıma göre çok cılızım, çünkü gözlerimi nemlendirip insanlara sırnaşamam, istesemde beceremiyorum zaten.  O yüzden çok aç kaldım. Bulduklarımla idare ediyorum hala, hayatta kalacak kadar. Konuyu dağıtmayayım. Beni neden çılgın bakire diye çağırdıklarını anlatayım. 3 yaşındayım ben, 3 koca mart demek bu. Ama ben bir kere olsun sevişmedim.  Evet komik geldi biliyorum, gülebilirsiniz, alıştım çünkü gülünmeye. Alanen gösterilip dalga geçilmeye de alıştım. En iyileri bile arkamdan dedikodumu yapıyor.  Farklı doğmuşum çünkü, hemcinslerim gibi dna’larıma işlenmiş rolü oynayamıyorum. Çoğunluğun içindeki kaybolmuş, hor görülen yapayalnız biriyim ben. İlk başlarda çok ağır bir yüktü bu omuzlarımda ama şimdi alıştım. Onlar beni kabullenemese de ben onları bu şekilde kabüllendim. Yaşayıp gidiyorum. Böyle anlatınca benim tarafıma geçenleriniz oldu değil mi? Tahmin etmiştim, eksik olmayın ama dürüstte olun. İçinizden hala nasıl sevişmezsin lan? Ya hormonlar? Ya Mart ayı? Bu olayın bir ihtiyaç olması vs gibi sorular geçiyor değil mi? Geçmesin işte amına koyim, bir gün bunu sorgulamayan birini bulursam ona anlatacağım devamını. Sinirlendim şuan çok pis. Hayvan oğlu hayvanlar, bağırıyorsunuz bari grup yapmayın lan.  Sokayım ızdırabına mart diye. Siz de bir dağılın lan, dalga geçmiyoruz acı çekiyoruz burada.

H.Ali Söyler
10 Mart 2012

9 Ocak 2012 Pazartesi

Melisa’ya Mektuplar

Çok özledim seni  Melisa. Seni özlemeyi de severim bilirsin ama şuan yokluğun beni öyle acımasızca beceriyor ki düşünemiyorum bile. Kızacaksın bunları okuyunca, “dayan biraz piç!” diye bağıracaksın hatta biliyorum ama aramızda bu kadar mesafe varken güçlü olamıyorum ki her zaman.

İşe geç gitmeye başladım gene, sana sarılmadan uyuyamadığımı biliyorsun ve sen öpmeden uyanamadığımı da. O amına koduğumun alarmını duymuyorum ki bir türlü.

Çok fazla sigara içmeye başladım. Dumanla bulanıklaştırıyorum zihnimi, odayı ve anıları çünkü eğer az içersem odaya doluşup rahat bırakmıyor piçler beni.

Ne kitap okuyabiliyorum ne de bir satır yazabiliyorum sen yokken. Kafamda anılar halay çekiyor sürekli ve bilirsin hiç sevmem zurna sesini.

Yemek yemeyi de unutuyorum, dört kilo verdim sen gittikten sonra. Hiç boşuna kızma. Beraber yiyemedikten sonra yemek yapasım gelmiyor. Yaptıklarım da yenecek halde olmuyor.

Aşk bencilliktir dersin ya sürekli, yukarıda yazdıklarımı okuyunca bir kez daha hak verdim sana. Odunum işte.

Dön artık.

09.01.2012
H.Ali Söyler

1 Ocak 2012 Pazar

Talih Kuşları

Benim bu talih kuşu diye adlandırılan canlı ile münasebetim biraz nahoş anılara dayanmakta azizim. Kendisine olan itimadım fazlasıyla zedelenmiş olduğundan mütevellit, benim için artık bir önem teşkil etmemekte kendileri. Müsadenizle başımdan geçen bir musibeti aktarayım sizlere.

Efenim bir gün sokakta raks ederekten ilerlerken, bu talih kuşu olduğunu söylenen muhterem hayvan, tam ben zıplamışken, afedersiniz tam kafamın ortasına büyük hacetini bırakmasın mı! Bir de üzerinize afiyet, nerden bulmuş yemişse bezelye yemiş mendebur hayvan. Öyle bir koku yok azizim, tarifi mümkün değil cihanda. Tam o sırada da zatına naif duygular beslediğim şahsı-muhterem hanım efendi de, önünde dinelip kaldığım haneden çıkıvermesin mi? O an bu ahir zamandan defolup en ırak arş-ı alaya firar eylemek istedim. Lakin dönülmez akşamın ufkundaydım artık. Bana bir baş selamından sonra, simasındaki o hoş sedanın yavaş yavaş kayboluşunu izlerken ben, zamanın pençesinde prangalar eskittim edata. Efenim kendisi ipek mendilini çıkarıp, yüzünü buruşturarak ve sanki o hacet benmişim gibi yüzüme bakarak bana uzatmıştı. Hala saklarım o ipek mendili ve ne zaman aklıma düşse o güzel yüzü sultanımın, çıkarır o iğreti kokuyu içime çekerim :'(

Olaya istinaden, belki de bu bir işaret madem gönlümün sultanını kaybettim belki bahtım açılmıştır diyerekten, talih oyunlarına yatırdım tüm birikimimi. Velhasıl tüm servetimi de kaybettim o hafta.

İşte bu nahoş olaylar silsilesi ertesinde benim inancım kalmamıştır bu mendebur talih kuşlarına. Artık benim için talih hayvanı attır azizim. Evet at. Asil hayvan bir kere.